Whitney: Herkesin Gözü Önünde Kendisini İmha Eden Bir Hikâye

KaSSaP

Aktif Kullanıcı
Katılım
19 May 2020
Mesajlar
1,190
Tepkime puanı
7
Puanları
37
Yaş
30
Konum
ankara
En iyi cevaplar
0
2012 yılında henüz 48 yaşındayken su dolu bir küvette cansız bedeni bulunan Houston’ın başarılarla dolu ışıltılı bir hayatı vardı. Ancak dışarıdan mükemmel görünen bu hayatın sonlanma biçimi herkes için merak konusuydu. Film, izleyicisine merak ettiği sorular konusunda yardımcı olmayı hedeflerken Houston’ın kariyerinin önem taşıyan anlarına yer vermeyi ihmal etmiyor. Whitney, kendisi gibi şarkıcı olan annesi Cissy Houston’ın vokallerini yaparak ve kilisede şarkı söyleyerek başladığı kariyerine, 1983 yılında katıldığı The Merv Griffin Show’da gösterdiği performansıyla devam etti ve televizyonlara adımını attı. Belgesel, bütün bu önemli anları tekrar yaşatırken, Cissy’nin Whitney’i sahne için eğitmede takındığı baskıcı tutumu, Whitney’in hayatı boyunca ten rengi konusunda yaşadığı ayrımcılığı ve 1989 yılında Soul Train Müzik ödül töreninde kazandığı ödülü alırken uğradığı zorbalığı da gösteriyor. Böylece Macdonald, hikâyesini anlatırken Whitney’in gerçekten ne yaşadığına da yer verip onu, izleyicisi için oldukça empati kurulabilir hâle getiriyor. Bu tutum, 1991 yılı Super Bowl “The Star Spangled-Banner” performansıyla (3/4’lük ritmi 4/4’lüğe çevirmişti) olduğu gibi yeteneğiyle insanlığı etkilediği anların ötesinde, özellikle son yıllarında yaşadıklarından sonra sanatçı için adeta bir saygı duruşuna çeviriyor belgeseli. Filmin birçok açıdan bakma tercihi, Whitney Houston’ın aile üyeleri için de geçerli. Birbirine bağlı ve kocaman görünen bu aile birbirlerini uyuşturucuya alıştırıyor, aldatıyor, birbirlerinden para çalıyor ve en kötüsü; Whitney, gözlerinin önünde eriyip giderken kaçınılmaz sona engel olmak adına hiçbir şey yapmıyor. Fakat dış dünyaya karşı çizdikleri mükemmel tabloyu koruyup, dış görünüşü kurtarmak için elinden geleni ardına koymuyor. Ve film, yer verdiği bu bakış açısıyla The Bodyguard filmindeki performansıyla bambaşka bir seviyeye ulaşan sanatçının yakın çevresinin çıkarcılık gibi niyetleri olup olmadığını sorgulatıyor seyircisine. Muhteşem yeteneğinin ona sunduğu hayatta, en yakınlarının bankamatikten ibaret görmeye başladığı kusursuz Whitney, Newark’ta babasının taktığı “Nippy” takma ismiyle sıradan bir yaşam sürdürürken daha mı mutluydu?

whitney-filmloverss.jpg

Film, izleyicisine merak ettiklerini bütün çıplaklığıyla anlatarak Houston’la empati kurduruyor ve etrafında bulunan herkesin yaşananlardaki payını sorgulatıyor. Sanatçının yaşamak zorunda kaldığı ayrımcılık ve zorbalıkları anlatırken, Robyn Crawford ile ilişkisi üzerinden, cinsel kimliğine karşı yöneltilen soru işaretlerine de yer veriyor. Kendisi gibi şarkıcı olan Bobby Brown ile yaptığı evlilikle cevaplanan bu soru işaretleri ile ilgili Crawford, film boyunca herhangi bir açıklama yapmıyor. Bu evliliğin ise Houston’ın hayatının gidişatı açısından başına gelen en kötü olaylardan biri olduğu, zaten bilindiği üzere oldukça açık olarak gösteriliyor. Ancak Whitney, eşinin başarısını kaldıramaması, çeşitli taciz olaylarıyla suçlanması gibi durumlara rağmen yine de kusursuz görüntüyü kurtarmak adına Bobbi Kristina Brown isimli bir kız çocuğunu dünyaya getirdiği evliliğini ayakta tutmaya çalışırken gösteriliyor. Houston, sık sık kullanılan arşiv görüntülerinde veya röportajlarında herkes tarafından bilinen, kariyerine büyük darbe vuran madde bağımlılığı konusu hakkında bile tamamen açık bir şekilde konuşmaktan memnun olmuyor. Bir noktada içindeki neşeli ve canlı Nippy’i kayberek yaşayan bir ölüyü andıran Whitney, Sparkle filmiyle son kez ayağa kalkıyor, ancak bu durum uzun sürmüyor ve beklenen son geliyor. Houston’ın mücadele ettiği problemlerine ağırlık veren Macdonald, film boyunca izleyicisini bu ana ve bu anda patlatacağı bombaya hazırlıyor ancak, bununla meşgul olmaktan Houston’ın kariyerinde ulaştığı yüksek noktaları fazla hızlı geçiyor. Film, yaşanan her şeyin en büyük nedenini Whitney Houston’ın küçüklüğünde yaşadığı iddia edilen taciz olayına bağlıyor ve bugüne dek merak edilen bütün soruları her şeyi ortaya dökerek yanıtlıyor. Elbette ki suç niteliğindeki olay, oldukça talihsiz korkunç derecede yanlış ve asla susulmaması gereken bir durum. Ancak bu durum izleyiciye, “ideal” görüntüye sahip olmayı önemseyen birinin, hâlâ hayatta olsaydı bu şeffaflığa karşı vereceği tepkinin nasıl olacağını düşündürüyor. Sanatçının hayattayken kimseye, belki de kendisine bile açıkça dillendiremediği ve kendi içinde bir yere koyamadığı bu kişisel konuyu, vefatının ardından bir filmde tüm dünyaya açıklayarak ve üçüncü perdenin “çarpıcı olayı” olarak kullanmanın ne kadar yerinde bir karar olduğu ise, bu anlamda tartışmaya açık kalıyor.
 
Benzer konular Forum Tarih
KaSSaP Edebiyat 0 161

Benzer konular

Üst Alt